Dünyalılar

Facebook’ta bir sayfa var uzun süredir yakında takip ettiğim. Adı “Dünyalılar“. Önceleri sadece sayfa yöneticilerinin yabancı kaynaklardan alıntıladığı daha çok çevresel konulara değinen bir sayfa olduğunu düşünürken, son zamanlarda fark ettim ki, senin benim gibi insanların çok şahane, insanı düşünmeye sevk eden, edebiyata, sanata, politikaya ve hayata dair pek çok konuya ilişkin yazıları paylaşılıyor. Sayfa tanımı olarak şu geçiyor “Terör arıyorsanız devletlere ve hükümetlere daha yakından bakmalısınız. Medya aldatır..” Son cümleden de anlayacağımız gibi sayfanın ilk çıkışı bir alternatif medya kanalı sunma fikrine dayanıyor. Daha detaylı bir şekilde bugüne nasıl geldiklerine dair detaylı bilgiler de mevcut. Sayfa bir facebook sayfasından önce dunyalilar.org sitesi kökenli. “Medya aldatır” dan da anlaşılacağı gibi sosyal medyada var olmamaları zaten mümkün değildi. Misyonları ise oldukça iddialı ve bir o kadar samimi “Eleştirmek yerine değiştirmek için yola çıktık, bize katıl ve değişimin bir parçası ol!

10441025_745451172142827_8451403830619504754_n

Algıda seçicilikten olsa gerek, bu aralar daha çok yazı yazmaya yoğunlaşmışken, ben de kendilerine bir mesaj attım ve öğrendim ki kendi çekirdek kadroları dışında, yayın çizgisinin dışına çıkmamak kaydıyla dışarıdan da yazı kabul ediyorlar. Yüksek lisans tezinden sonra, bu blog dışında bir dikili “yazım” ın da dünyalılar’da olması için kısa dönemli bir hedef koydum kendime :) Bakalım ne zaman gerçek olacak? Bu arada mesajda değindikleri bir diğer konu da, daha çok yayılmalarına yardımcı olmamızı rica etmeleri. Ben de bu ricalarınu bu yazı vasıtasıyla bir nebze olsun yerine getirmiş olayım.

İyi okumalar :)

Lıvıng In Turkey?

Actually the title should be “trying to live in Turkey”. That would be better. For my international friends, please do not read the post with prejudice, there are still good things to do and nice places to visit in Turkey. But my personal thoughts about living (not visiting) in Turkey are not very pleasant. If you have questions about details, do not hesitate to ask me :)

In my recent posts, I have mentioned some of the troubles especially about city life in İstanbul, traffic problem, some government issues, environment problems and so on, over and over again. They may be cause to see other good things but, because of being ungrateful creatures, feeling happy is extremely not possible for most of the people in Turkey.

From now, I would like to continue about my life which is going on in Istanbul. It takes about 1.5 hours to get office from my house (in optiumum conditions). If you have chance it’s possible utilize this time by reading, but usually it’s not that easy because of getting up too early, you prefer sleeping rather than reading :( It also takes 1-1.5 hours to get back home from office. So you just spend your 3 hours! on the road. This is a huge number.

What about weekends? If you are living a bit far from city center like me, you choose staying at home rather than meeting with friends or doing other staff, especially in winter months. Because the traffic is still making you very very tired. Then you choose to shop from close markets, too visit same close places and hope to getting home early at the weekends.

Those below were just about pyhsical conditions about the city. There are also big issues about law, income injustice, blue-collar workers problems (salary and other rights and also dying on workplace etc.) Everbody loves their family and friends. But these should not be reasons to stay with them in a the same country till the end of time.

So, there is no other option rather than wishing good luck and some courage for those :)

Karanlıkta Diyalog

Haftaiçi, 75 dakika süren karanlık bir yolculuğa çıktım. Heyecan verici, ilginç ve bir o kadar hüzünlü bu yolculuğun adı “Karanlıkta Diyalog”

Karanlıkta Diyalog, 1988’de Almanya’da Prof. Dr. Andreas Heinecke tarafından hayat geçirilmiş bir proje. Geçtiğimiz yılsonundan itibaren ise sergi varlığını dünya üzerindeki 130 kentle birlikte İstanbul Gayrettepe Metro istasyonunda sürdürüyor. Bunu bir sergi olarak adlandırmaktansa, aktif olarak rol alınan bir oyun şeklinde düşünmek daha yerinde olacak. Tamamen, ama tamamen kapalı bir alanda, görme engelli bir rehber eşliğinde, İstanbul’un mini bir modeli hazırlanmış ve biz bu kaotik şehrin tam ortasında gözlerimiz olmadan hayatta kalmaya ve ondan tat almaya çalışıyoruz. Girişte tedarik edilen bastonlar ise rehberimizin de dediği gibi artık bizim yeni “gözümüz”.

Detayları anlatıp çok fazla ipucu vermek istemiyorum. Ancak zor ama gerçekten yaşanması gereken bir deneyim. Başlangıç anında, yapamayacağını anlayıp geri dönen bir arkadaşımız oldu. Çünkü o karanlık odadan içeri adım attığınız ilk an ruhunuzun basıldığını, nefes alamayacak gibi hissettiğinizi düşünüyorsunuz. Ömürlerini böyle geçirmek zorunda olan insanları hiç düşünmeksizin…

75 dakikanın sonuna doğru, rehberimiz projeyle ilgili düşüncelerimizi bir bir sorduğunda, yorumlar genellikle, “halimize şükrediyoruz”, “sizi daha iyi anlıyoruz” ve hatta bir çıt ileriye giderek “biz birazdan renklere kavuşacakken siz hep bu şekilde kalacaksınız maalesef” gibi kırıcı boyutlarda şekillendi. Benimse o anki düşüncelerim şöyle yankı buldu o karanlık odada. “Bizler için bile, yaşaması bu kadar zor olan bu şehirde, size sağlanan olanakların ne denli kısıtlı olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. Şehir planlaması yoksunu olduğumuzu, sesli trafik ışıklarının merkezi bir kaç yerin dışına çıkmadığını, eğimli kaldırımların eksikliğini… Bununla birlikte, örneğin kaldırımda var olan eğimin orta yerine araç park etmiş insan müsveddelerinin varlığını ve bu insanlara bunun yanlışlığı konusunu anlatamayışımızı.” Sıra rehberimize geldiğinde ise, başına gelen olayları anlatması tüyleri diken diken etmeye yetti. Otobüs durağında beklerken, gelen otobüs şoförüne, kaç numara olduğunu sormuş, şoförden gelen cevap ne olabilir?(görmüyor olduğu her halinden belliyken) “Okusana, orda yazıyor”. Diyor ki rehberimiz, bunu diyip lafı uzatacağına, direkt olarak numarayı söylese onun için de daha kolay değil mi?

Bu ve bunun gibi mini anılar büyük resmi görmeye engellemesin elbette ama bizlere düşen çözüm sadece biraz insancıl olmak. Mesela yukarıdaki otobüs örneğindeki gibi, en azından onun otobüsü gelmeden kendi otobüsümüze binmemek gibi küçük şeyler. Büyük resimdeki köklü değişikliklerin gerçekleşmesi içinse bilmem acaba kaç 50 yıl gerekiyor? :(

cenkerdem

Cenk’le Erdem’in mizah anlayışını herkes beğenmiyor. Mizah kavramı çok göreceli tabii. Oysa benim, özellikle Cenk hayranlığım, geçenlerde yaşadığı ev kazası denebilecek bir talihsizlik yüzünden de anladım ki oldukça kayda değer boyuttaymış :) Neyse ki son haberlere göre durumu iye gidiyor.

İnsanların bu ikiliyi ana akımda daha çok görmeye başlamaları,(belki de beğenmediklerini anlamaları), reklam filmlerinde daha çok boy göstermeleriyle başladı, ki bu beğenmemelerini anlamaları için çok yetersiz bir süre. Bense henüz üniversitedeyken Digiturk’un bir kanalındaki programları sayesinde tanışmıştım onlarla ilk. Oysa ilk gençlikte Tavşanlı’da olmasam, özel radyolarda çok daha önceden programlarını dinlemeye başlamış olurdum. Küçük yer, olanağımız yoktu, neyse :P. Dahasında, bizim üniversitede söyleşilere falan geldiler, baktım baya sıkı takipçileri olmuşum. Antiparantez, bunda müzik zevklerinin de etkisi yok değil. :) Birlikte gittiğim arkadaşlarım, katıldıkları söyleşiden hiç keyif almamışlardı mesela onu hatırlıyorum. Ancak bana kalırsa o kadar ince düşünülmüş, belden aşağı vurmayan ve kaliteli espriler çıkarıyorlardı ki, neden beğenilmediğini idrak edemiyordum. Bol kelime oyunlu diyalogları, hazır cevaplılıkları, salaş tarzları ve yukarıda da yazdığım gibi bel altına ve küfüre hiç girmemeleri, o dönem örneğin çok daha geniş kitleye hitap eden Beyaz’ın yanında benim için çok daha değerliydi.

Mizahın bu kadar göreceli olması, klişe olacak ama sosyolojik yapıyla alakalı elbet. Recep İvedik’in milyonlarca kişi tarafından izlendiği bir ülkeden bahsediyoruz. Kaba saba, günlük hayatın sıradanlıklarına dem vurmaktan öteye geçememiş espriler dilden dile önüne geçilmez bir hızla yayılıyor. Mizahın, ama nasıl olursa olsun sadece güldürmesi, onu çok değersiz kılıyor. Yani hedefe giderken her yol mubah değil mizahta, olmamalı. Zeka pırıltısını yakalayamadığın gülmeceler çok değersiz gözümde.

Cenk’le Erdem’e dönecek olursak, kendilerinin mizah anlayışının biraz apolitik oluşu, benim nezdimde hanelerine yazılmış tek eksi puan. Göze sokarcasına bir politik mesaj kaygısından bahsetmiyorum. Ancak, zaten yeterince kalitesiz, çiğ ve bol ticari kaygılı mizahçılar fink atarken ortalıkta, bu ve benzeri adamların biraz daha suya sabuna dokunması gerekiyor. Özellikle işin Cenk tarafında, hakkında yazılanları ve kendisiyle yapılan röpörtajları okuduğunuzda kendisinin hayati duruşunun hiç de apolitik olmadığını anlayabiliyorsunuz, ancak bunu mizahlarına yansıtmıyor oluşları belki mizahın böyle bir amaç gütmediğini düşünmelerinden ve belki de “penguen medya” dışında seslerini duyarabilecek kanal bulamıyor oluşlarındandır. Kim bilir?

Güldürürken düşündüren, düşündürürken sorgulatan mizahçılara daha çok ihtiyaç var.

Ne olsun?

İki gün önceki İngilizce yazının ardından tekrar Türkçe yazıyor olmak biraz tuhaf geliyor. Ama bir “oh be” anı yaşıyorum diyebilirim :) Beyin çok acayip bir şey, İngilizce yazarkenki beyin-el koordinasyon hızı ile Türkçe arasında dağlar var. Bence bu kadar zorlanmanın sebebi, o yazıdaki örnekten de hatırlanacağı gibi, ikinci dilde (İngilizce) düşünmenin daha analitik bir zemine dayanması. Oysa şu anda bu yazıyı yazarken üzerine çok da düşünmeden, daha çok duyguların hakim olduğı bir işleyiş içindeyim. Tabii olur da bir gün İngilizce’yi de Türkçe gibi bir kıvama getirirsem geçen süreçteki gelişmeyi seve seve kanıtlamak isterim :) Ama hani hep derler ya örneğin “gönül” kelimesinin İngilizce’de bir karşılığı yok diye. O noksanlık için ne yaparım bilmiyorum, göreceğiz :)

Hazır duygu demişken. İnsanların -ben de dahil- nasılsına cevaben verdikleri, o anki ruh durumlarını yansıtan “nasıl olsun?”, çok çaresiz, umutsuz ve depresif bir kalıp değil mi? Bu nasıl olsun şöyle devam ediyor çünkü. “Amannn hep aynı işte, iş, güç, koşturmaca…” Bu aynılığı bozmak bizden başka hiç bir şeyle mümkün değil oysa.Rahata olan düşkünlükten biraz ödün verdik mi, oldu bu iş. Şikayet ve hayıflanmayla bir şey kazanılmadığını tecrübeyle sabitlemiş durumdayız.

İyi geceler.

Life-Facebook-Status-16990

Language and Human Mind

Nowadays I have been writing much more into my blog. It gives me a chance to think deeper and fluent and to spend time with myself. Except from this, writing in my “native” language brought some questions into my mind.

If you are a child from parents that speak only one language (commonly this is like that) you are supposed to speak and write in this language. No other chance. But for example if your mother is Turkish and your father is American, you started to hear both languages Turkish and English at home (if they choose this way) and naturally you start to think and speak in these two languages. Because learning period starts with listening. The question is, how can it be possible to think in another language that you learnt later, rather than your native language ?

http://www.lingholic.com/thinking-in-a-foreign-language-how-to-do-it-and-why/
http://www.lingholic.com/thinking-in-a-foreign-language-how-to-do-it-and-why/

The question made me to search on Google with the keywords “thinking in other languages” :) One of the results showed me that, it’s not that difficult, you should only practice your vocabulary and grammatical skills rather than translating your thoughts into that language from your language. Otherwise your speech or writings don’t make sense and also they would be very funny like Fatih Terim videos :) There are also very useful techniques to get fluency about the language you are learning (highly recommended). Finally this part is very fascinating of the post, “So by thinking in a foreign language you will not only be jump-starting your skills in that language, but you’ll also make smarter decisions.” its said according to a study of University of Chicago.

It’s actually not my answer, but another result showed me a very interestig finding about thinking another language. In the decision making period people tend to think much more emotionally in their own language. A trolley test applied to groups, and the difference between the groups that saw the questions in their own language and the other is surprisingly high. It depends on the level of language that you learn I think. Maybe the results would be change after getting more fluency.

It’s a challenge for me to write in English after a very long time since preparing TOEFL exam 5 years ago :) But now I can see that it’s not that difficult, just focusing on the subject and try to apply your basic skills.

Zeytin Ağacı

Onunla tanışmam 9 yaşına dayanıyor sanırım. Yer Altınoluk. Buraların zeytinyağının meşhur olduğu söyleniyor devamlı, çocuk kulağıma çalınıyor, oysa benim için sadece deniz demek o sıra. Şehre henüz arabayla yaklaşırken bile buram buram bir koku salınıyor fabrikalardan. Çarşı gezmelerinde hep kenarda köşede, sabun, zeytin, zeytinyağı satan amcalar, teyzeler görüyorum ve daha sonra kalabalıklaşan nüfusla, daha ticari büyük zeytin mağazaları. Bu mağazaların abartıp zeytin şekeri de dahil olmak üzere türlü türlü zeytin ürünleri satmaya başlamalarını.

Zeytin bugün, Soma’nın Yırca köyünde yaşadığı katliamla gündemde. Ama benim Altınoluk’ta her geçen yıl farkını görebildiğim üzere bu kıyım Ege’nin tüm sahil şeridi için geçerli maalesef. Sadece kaynar suya atılan kurbağa testi misali kendini daha az hissetiriyor. O şirin Ege kasabasından hızla uzaklaşıp beton kente dönüşüyor bu yerleşmler. Rant pahasına zeytinliklerin canları yanıp, yerlerine “oksijenle iç içe, deniz manzaralı, yeşille mavinin buluştuğu” siteler inşaa ediliyor en fazla 2 ay yaşanmak için. Ancak o 2 ayın kalabalık ve kaosu, öncesinde yarattığı sorunun ötesinde uzun vadeli çevresel sorunlara da yol açıyor. Eskinin mavi bayraka sahip plajı olan Altınoluk’undan artık eser yok mesela. Deniz her geçen yıl daha da kirleniyor. Diğer altyapı sorunlarına değinip can sıkmaya gerek bile yok. Balıkesir Üniversitesi öğretim üyesi, bu sorunların gözden geldiğni ve uydurulan kılıfları çok güzel ifade etmiş. Yazının tamamını okumanızı öneririm.

Bölgedeki yere özgü değerler bir yandan bu yerleşmelerin birer çekim noktası olmasını sağlamak ve pazar payını artırmak üzere ön plana çıkartılırken, diğer yandan da hızla tüketilmekte; birçoğunun belirli bölümleri sit alanı olarak koruma altına alınmış olan bu yerleşmelerin tümünü popülerleştirmek amacıyla doğa, tarih, yöreye has bitki örtüsü, temiz deniz ve temiz hava sloganlaştırılarak kullanılmakta, tüm bu özgün değerler yaz aylarında artan nüfusun tüketimine açık hale getirilmektedir.

Yani sistem, ürün olarak sunarken ekmeğini yediği doğanın uzun vadede sonunu hazırlıyor kısaca. Dönüşü olmayan bu yolun sonu pek aydınlık değil. Doğanın gereken cevabı hakkıyla verdiğini zaman bize korkunç şekilde gösterecek. Yırca’daki köylüler gibi insanların olduğunu bilmek biraz umut verse de.

Aşure

Olayın manevi boyutunu pek önemsemiyorum, direkt gastronomik bir bakış açısıyla yaklaşacağım :) Hurafelere inanıyorsanız zaten dolu yazı var bununla ilgili açıp okuyabileceğiniz. İlkokul bilgimden hatırladığım, ilk ortaya çıkışı Nuh’un, tufandan kurtulmasıyla gemide erzak kalmaması neticesi gemidekilerden ellerinde ne varsa ortaya koymasını istemesine dayanıyor. Bugünkü formuna nasıl ulaştı, ne evrimler geçirdi kim bilir? Ayrıca gemide o dönemde birinin yanında şeker olma ihtimali zaten yok, yani başlangıçta(?) aşure, belki değil, yüksek ihtimalle tatlı bile değildi :) Alevi kültüründe halihazırda, aşurenin tatlı olarak değil, tuzlu yapılıp servis edildiğini de biliyoruz.

https://www.flickr.com/photos/pasaninyeri/390952563/in/photolist-4rk236-hvz49U-5T29F8-AxJzr-5PrqL6-94ECA2-94ZBpU-4UegZk-94gTHa-yw2g8-AxZQX-zwY3L-7rPHBB-F3R4y-5CG9it-9agxYs-aPdBiK-53EgmZ-aRS9Mn/
https://www.flickr.com/photos/pasaninyeri/390952563/in/photolist-4rk236-hvz49U-5T29F8-AxJzr-5PrqL6-94ECA2-94ZBpU-4UegZk-94gTHa-yw2g8-AxZQX-zwY3L-7rPHBB-F3R4y-5CG9it-9agxYs-aPdBiK-53EgmZ-aRS9Mn/

Kimi inanışa göre en az 7 malzemeyle yapılması gerekirken, kimine göre aşurenin kelime anlamı olan “onuncu” dan mütevellit en az 10 malzeme olması gerekiyor aşurede. Bu 10 sayısı da Aşure günü olarak belirlenmiş Muharrem ayının 10’u. Bu malzemelerin hiçbirinin hayvansal gıda olmaması gerektiği de bir diğer yazılı olmayan kural. Maneviyatını güçlendirmek amaçlı, içeriğinde şiddete ve kana dair hiç bir öğe barındırmasın denmiş. Müslümanlıkla, şiddet ve kanın birlikte anılmıyor oluşu yalnızca aşure için geçerli sanırım.

Mutfakla olan münasebetim ve kendisine olan merakım çok da azımsanacak düzeyde değil. Bu yüzden diyebilirim ki tatlı olan aşurenin içine koyabilecekleriniz tamamen sizin hayalgücünüze ve damak zevkinize kalmış. Ana maddeler; buğday, fasulye ve nohut etrafında geçiyor hikayemiz. Ana madde diyorum, çünkü bunların haşlandığı suyun içinde pişiyor tatlı. İçlerindeki nişasta da kıvamlı olmasını sağlıyor. Sonra içini ister kuru meyveyle doldur, ister fındık, fıstık, ister taze meyve. Şu olmazsa aşure olmaz diye bir şey yok yani. Tabii burada işin ekonomik boyutu devreye giriyor, bütçeye göre çeşitli varyasyonlar ortaya çıkıyor. Ama şimdi doğruya doğru, şekerli bir buğday bulamacını da kimse yemek istemez. :)

Servis edilme esnasında üstüne konacaklar da tamamen isteğe bağlı olmalı (nar,tarçın, fındık,fıstık,ceviz). O yüzden bana biri aşure getirecekse, üzerine bir şey koymadan getirsin, ben hallederim gerisini.

Teşekürler. :)

Uyku

Hepimiz ona bayılıyoruz. Sabah uyandığımız andan itibaren, gün boyu gece tekrar o yatağa girmenin eşsiz hayalini kuruyoruz. Bu kadar çok sevmemizin sebebini bence en iyi o uyanma anında idrak ediyoruz sadece. Yoksa görülen rüyalar, uyurken duyularımızla hiç bi şey algılayamıyor oluşumuz neden bizi bu kadar çeksin ki? Yani mesela kimse “ben rüya görmeyi çok seviyorum, o yüzden uyumayı seviyorum” demiyor. Uyandığın anki ortam değişikliğine alışmaktan kaçmak sana uykuyu sevdiriyor sadece.

Şu an çok uykum olmasına rağmen bunları yazıyor olmak da epey ironik bu arada :)

Gece, Uyku, Morfeus ve Styx'in Kharon'u. (Medici-Riccardi sanat galerisi /Floransa
Gece, Uyku, Morfeus ve Styx’in Kharon’u. (Medici-Riccardi sanat galerisi /Floransa)

Bu kadar bahsi geçmişken işin bilimsel kökenini de öğrenmek lazım, şöyle not edeyim de dursun (Uyku ve Uykusuzluğun Bilimi 1) İzledikten sonra burada “sonradan gelen editler görebilirsiniz :)

Yukarıda rüyalara haksızlık etmişim gibi algı oluşmasın. Bilinçaltında gizlenenler sabah uyandığında seni öyle allak bullak ediyor ki o güne başlama motivasyonun yerle bir olabiliyor bazen. Tekrar izlemeyi istediğim Michel Gondry’nin Science of Sleep’i de rüyalara, karşı konulmaz bir saygı uyandırıyor adeta. Merak buyurmayın Spoiler yok, ancak çok şeker ve mutevazı görsellikler barındırıyor film.

Hadi uyudum ben :)

Dinlen-ce

Müzik çok acayip bi şey. O an kendi ruh haline uygun müziği seçmek güzel bir özgürlük tamam, ancak dinlediğin müziğin o an senin ruh halini değiştirme başarısı oldukça takdire şayan. Mesela az önce Fırat Tanış’ın tweetinde paylaştığını gördüğüm, aslında şu an bu tarz bi şey dinleme fikri kafamda yokken, (sırf kendisinin zevkine güvendiğim için) Anadolunun Kayıp Şarkıları Belgeseli’nde yayınlanmış bir Urfa türküsü çalıyor Youtube‘da. Türkü yanık, abi çok içli, ama yüreğinin teline dokunuyor derler ya, hah işte öyle bir etki bıraktı bende. Kafamızda görsel olarak kodlanan, yörenin büyüleyici atmosferinin de bunda etkisi olabilir. Gidip görsem demek, kim bilir kaç gün etkisinden çıkamayacağım. Türkü orjinal formu dışına çıkarılıp, hafif modernite de eklenince tadından yenmemiş.

Bu sosyal medya olmayaydı bu kadar müzisyenle tanışma imkanı nasıl bulacaktık sahi? Hadi bundan önce myspace falan vadı, peki daha da önce? Alternatife meraklı ama ufak bi yerde yaşıyorsan mesela o dönemde, yandın. Varsa bi abin, bi ablan sana büyük şehirden bi kaset getirecek de onu dinleyeceksin! Yoksa kraltv’de ne duyuyorsan onu müzik sanıp yutacak, yetineceksin, ne acı. Neyse, şu anki müzikal doyum şansımız için yatıp kalkıp dua edelim, yoksa halimiz harapmış. 😛

Spotify, Youtube listeleri, Grooveshark, soundcloud, her biri canımız ciğerimiz. Kollarını bunlara bırak, kafan rahat olsun, senin için çalsın söylesin :) Mesela Evgeny Grinko gibi bir abiyi bu sayede yeni keşfettim ve aslında çok da geç kalmışım maalesef :( Rus piyanistin “Valse“i şiddetle tavsie olunur. Bana pek sevdiğim Yann Tiersen’in tarzını anımsattı.

Yazıyı yazarken müzikle ilgili Türkçe blogları tarıyorum bir yandan. Mehmet Tez’in hafifmuzik.org’unda da çok tatlı online radyo önerileri verilmiş. Buyrun bir kaç örnek:

laut.fm/indiegoestohollywood (Alman menşeeli, indie rock müzik radyosu)

http://www.classicandjazz.net/ (adından anlaşılacağı klasik caz yayını yapılıyor)

http://clocktower.org/ (Ticari kaygısı olmayan her tür müziği dinleyebilirsiniz denmiş)

Kim bilir daha neler neler var, arayıp bulmak, araştırmak keşfetmek lazım. İnternet denizinde doyasıya boğulmak lazım. Tat aldığımız ender şeylerden biriyse bu, hakkımızı doyasıya kullanmamız lazım.